BLOG
04 Ekim 2019
Kökler ve Kanatlar

Baksı Müzesi, Bayburt / 4-6 Ekim 2019 

«Sevdiklerinize uçmaları için kanat, geri dönmeleri için kök, kalmaları için de neden verin.» der Dalai Lama. 

Şaman dilinde «şifacı, koruyucu» anlamına gelir Baksı sözcüğü. Oralarda doğup dünyaya kanat açmış ve yıllar sonra göçlerle seyrek ve yorgun düşmüş topraklarına geri dönerek orada köklenmiş bir akademisyenin hayali olarak doğmuştur Baksı Müzesi. Bünyesinde geleneksel ve çağdaş sanatı, dünü ve bugünü içe içe yaşatan, konumlandığı doğayla bütünleşmiş bir yapıdır. 

Bu seferki yolculuğumuzu kökleriyle kanatlarını sağlam gövdesinde birleştirmiş bu sanat ve kültür mabedine yapalım istedik. Baksı Müzesi’nin kapsayıcı ve şifalandırıcı ortamında kendi köklerimizi ve kanatlarımızı onurlandıracak, içimizdeki şifacıyla yeniden buluşacağız. 

Uygulayıcılar: Leyla Navaro, Uzm. Dan. Psikolog; Solmaz Havuz, Eğitmen; Deniz Yücelen, Kln. Psikolog; Rina Büberoğlu, Sanat Terapisti; Sereda Gültekin, Kln. Psikolog 

Konaklama: Baksı Konuk Evi http://en.baksi.org İki kişilik odada, kişi başı: 620 TL Tek kişi: 780 TL (2 gece, 3 gün - kahvaltı ve akşam yemeği) (Dileyenler için otelde öğlen yemeği bedeli 60 TL) 

Çalışmaya katılım: 1250 TL + KDV 

Ulaşım: 4 Ekim Cuma, IST-ERZ, TK 2704, 05:50-07:50 ve 6 Ekim Pazar, ERZ-IST, TK 2707, 18:25-20:35 (havaalanı transferleri bu uçuşlara göre ayarlanacaktır) 

Transfer ve Gezi: Erzurum şehir gezisi ve havaalanı-otel transfer bedeli 250 TL 

Kayıt: Kesin kayıt için, 20 Ağustos’a kadar otele 300 TL kaporo yatırılması gerekmektedir (Baksı Kültür Sanat Vakfı İktisadi İşletmesi, IBAN: TR34 0001 5001 5800 7301 3177 58, Vakıfbank. Lütfen açıklama kısmına “Anadolu Semineri” yazınız). Banka dekontu, ulaşım bilgileri ve konaklama tercihinizi en kısa sürede seredagultekin@yahoo.com adresine bildirmenizi rica ediyoruz. 

Önemli ! 4 Eylül 2019’dan itibaren iptal durumlarında kaparo (300 TL) iadesi yapılmayacak, 18 Eylül 2019’dan itibaren iptal durumlarında ise çalışmaya katılım bedeli (1250 TL) talep edilecektir.
DEVAMI İÇİN TIKLAYIN >
27 Mayıs 2018
VEE IŞIK ÇATLAKTAN GİRER İÇERİ

Şirince, 27-29 Mayıs 2018

Özlediğimiz baharın tüm belirtilerini taşıyordu İzmir-Şirince yolu:  

Çimenlerin ortasından alacalı kırmızı etekleriyle pıtlayan gelincikler, çiçeğe durmuş kiraz ağaçları, yeşilin binbir tonuyla tepelere tırmanan bahar sarhoşu ağaçlar, minik dereler... Salkım Konak ise baharın tüm coşkusunu

bağrında sundu bize:   Yıllanmış kayısı ağaçlarının gölgesindeki ahşap sıralar, mavi pötikare örtülü masalar, iki tembel hamak, alabildiğine şeftali ağaçları, çeperinde papatyaların yeşil otlarla oynaştığı ahşap bungalovlar, ve bahçeyi sahiplenmiş iki görkemli horoz, tavuklar, kazlar, ördekler, afacan kediler, hüzünlü sarışın köpek, hatta iki art ayağının üstünden etrafını seyreden kara kulaklı tavşan... Çocukluğumuzun saf bahçesine geri mi geldik yoksa?!


Çalışmaya bir ısınma oyunu ile başladık.  Ahşap masaların üzerine serilmiş geniş kraft kağıda her katılımcı bir renk seçerek bir şekil çizdi.  Sonra da aklına ‘kusur’ ve ‘kusursuzlukla’ ilgili bir çağırışım yazıverdi. Diğer katılımcıların çağırışımlarından etkilendiğiyle de sözsüz iletişim kuruldu.  Renkler ve çağışımlarla bezenmiş kağıdı grubun ortasına yerleştirdik ve deneyimlerimizi paylaştık. Önce isimlerimizle başladık: her katılımcı kendi ismini söylerken, isminin baş harfiyle başlayan bir kelimeyi de ekledi:  örn. Ayşe/Ayna... Böylelikle isimler ve kelimelerle bir ortak masal örüldü ve tanışıklığın ilk adımları atılmış oldu. Kimi kelime ismin tamamlayıcısı, kimiyse o kişinin belirleyicisi oluverdi. Artık konuya girme zamanı gelmişti.


                                               “Çalın hala çalabilen zillerinizi

                                      ve kusursuzluğu unutun.

                                      Her şeyde bir çatlak var

                                      ve ışık çatlaktan girer içeri”


diyordu ya Leonard Cohen.  Peki neydi bu kusur? Ya da kusursuzluk?  Çevredeki doğada herkes bir kusursuz, bir de kusurlu gördüğü iki nesneyi aradı ve getirip gruba sundu.  ‘Kusursuz’ ve ‘kusurlu’ neleri temsil ediyordu? Hangi kavramları, ne gibi duyguları yaşatıyordu? Grubun paylaşımları hepimize farklı bakış açıları ve perspektifler kazandırdı.  Şimdi sıra ‘kusur’ ve ‘kusursuzluğu’ sanat malzemesiyle ifade etmeye gelmişti.


Çalışmanın tema’sını yansıtan ‘Çatlak’ ve Patlak’ adı altında dokuzar kişilik iki küçük gruba bölündük.  Çeşitli sanat malzemesi, kolaj ve doğa parçalarıyla yaratılan eserleri küçük gruplarımızda daha da derinleşerek anlamaya ve anlamlandırmaya yöneldik.


Bu kavramların yaşamımızdaki yerleri, nerelerimize değdiği, kimlerden öğrendiğimiz, rol modellerimiz?  Yaşamımızın hangi safhalarında önümüze çıkıyorlardı? Kusursuzluk diktasını kimden, nasıl öğrenmiştik? Ya ‘kusurlu’ olmak, ‘kusurlu’ görünmek kime, neye göreydi?  Paylaşımlar içten, samimi, gerçek! Birbirimizden esinlendiğimiz, düşündüren, bir yerlerimize dokunan, değen deneyimler.


Salkım Konağın sıcak kurabiye ve kekleri demli çayların yanında ruhumuz  ve midemize çok iyi geldi! Peşimizden görkemli horoz yüksek perdeden öterek tüm tavukları yanına çağırdı ve ahşap sehpada kalan kek ve kurabiye artıklarını bir çabukta bitirdiler.


Akşam yemeğinden sonraki yol yorgunluğu hepimizin üzerine çöküverdi.


Ertesi günkü mükellef kahvaltıdan sonra çalışmaya büyük grubun paylaşımıyla başlıyoruz: dünden kalanlar, kusur ve kusursuzluklar, mükemmelik arayışı nereye kadar??   Acaba bu duygu ve düşüncelerimizi bir masal kahramanı ile somutlaştırabilir miyiz? Her katılımcı bahçede kendine bir köşe belirleyerek hayali masalını yazmaya koyuldu.  Yönergeye göre her masalda bir hayali kahraman ve bu kahramanın bir ‘çatlak’ yaşadığı zaman birimi olmalıydı.


          Ve sıra çatlaklarda:  avuçlarda yoğurulan kil ile çatlağı temsil edeceğiz.

Kil yumuşak, uysal ve kıvrak, şekillenmeye el veriyor.  Ortaya çıkan eserler derinlikli, anlamlı. Her katılımcı masalını anlatırken, çatlağı temsil eden kille şekillendirdiği yapıtı da anlatıyor.  Şekillendirirken yaşanan düşünce ve duygular, çatlağın neyi temsil ettiği paylaşımların özünde.


Ali Nesin’in Matematik Köyünü ziyaret hepimizin zihnini ve ruhunu açıyor.  Şirince tepelerini izleyerekten katedilen toprak yolun ucunda gençlerin matematik ve felsefe ile haşır neşir olmalarını amaçlayan köy pek de hoş yapılanmış.  Geleceği ve umudu besleyen bu tür oluşumlar keşke çoğalsa! Bir düşünce ve ince zevk mamulu kütüphane zenginleşmek için kitap bağışları bekliyor.


Matematik Köyü’nden sonra Şirince çarşısı tüm düşünce ve duyguları dağıttı: kolyeler, küpeler, yüzükler dizi dizi...  Salkım Konağın akşam yemeği cömert ve lezzetli, ortamsa tüm duyuları doyurucu!


Pazar gününe küçük gruplarımıza dönerek başlıyoruz:  kusursuzluk, hayali masal kahramanımız ve çatlaklar... peki çatlaktan sonra ne oldu?  Masal kahramanımız bu çatlağını nasıl onardı? Ne gibi yollara başvurdu?


Paylaşımlar zihin ve ruhumuzun imbiğinden süzülmekte, yoğun ve etkileyici,... Yaşam çatlaklarından öğrenilenler, deneyimlerin katma değeri, peki ya ışık? dıştan içimize mi, yoksa içimizden dışa mı sızmak ister?  Karanlıktan mı, yoksa kendi ışığımızdan mı ürküyoruz? Güçlenmekten, güçlü ve yetkin görünmekten korkmak, kendini gizlemek, sesini duyuramamak, dıştan bakan gözlere göre kendini uyarlamaktan doğan yılgınlık, öğrenilmiş çaresizlikler, dış beklentilere göre kendini uyarlamaktan kaynaklanan yorgunluk, ben-sizlik... yanımızda götüreceğimiz farkındalıklar.


Ve çalışmayı tamamlayan kaleidoskopların (çiçek dürbünleri) yapımına geçiyoruz. Gördüklerimizi çoğaltmak, çevreye ve özellikle de çatlaklarımıza değişik perspektiflerden bakabilmek, kırık ayna ve camların bileşkesinden doğan farklı figürler, şekiller, bakış açıları...


Şirince’den ayrılma vakti geldi... Salkım Konağa giden toprak yolun kıyısındaki taş duvarın çatlaklarından gelincikler, ada çayları, yaban kekikleri fışkırmakta, “bakın, gelin, çatlaklar hayat dolu” dermişçesine...



3 Mayıs 2018

Leyla


DEVAMI İÇİN TIKLAYIN >
02 Kasım 2017
ŞAHMARANLA RAKS
Mardin, Midyat, Deyr-ul Zeferan, Hasankeyf… Bir çoğumuzun duyup da
görmediği, uzak, erişilmez, gizemli diyarlar… Savaş, terör, farklılıklar,
dinmez düşmanlıklar çağrıştıran gündemi sıcak yöreler…
Ve herşeye rağmen, merakı, keşif dürtüsü, heyecanı önde giden yirmibir
kadın cesurca yollara düştü, dış keşiflerin iç keşiflerle kolkola gezdiğini
bilerekten…
Reyhani Kasrı’nın Mezopotamya’ya nazır terasları soluk kesici! Gözün
alabildiğine uzanmış verimli topraklar nice kadim medeniyeti beslemiş,
bereketi nedeniyle nice savaşlara tanık olmuş! Oysa ki dingin ve bilge bir
sessizlikle kolları açık, haşmetli minareleri, kubbeleri, oyma taş konakları,
seyre doyum terasları ile Mardin’e duvak olmuş adeta… Anacadde cıvıl
cıvıl: telkariciler, kuyumcular, bakırcılar, camaltı sanatkarları, baharat ve
leblebiciler, kahve, menengeç ve mırra satıcıları yolboyu, dizi dizi… Yoksa
bir masal diyarında mıyız?
Mardin Müzesi bize kollarını açtı, ne şans! Müze Müdürü Nihat
Erdoğan’la tanışmak, Mardin’e ve civar yöreye katkılarını dinlemek,
güleryüzlü ekibini tanımak tüm önyargılarımızı altüst ediyor, adeta
insanlığımızın beli doğruluyor. Müze, yörenin arkeoloji ve tarihine sahip
çıktığı kadar, unutulmaya yüz tutmuş el sanatları, el işçiliği ve müziğini de
yaşatmaya azmetmişçesine faal: Çocuk, büyük, genç demeden akın akın
yöresel ziyaretçilerini karşılıyor, meraklarını kışkırtıyor, kendi kültürlerine
sahip çıkmalarının yollarını açıyor.
Ne büyük nimet, ne zenginlik!
Bizlere sinema salonu tahsis edildi! Sanat malzemelerimizi yerleştiriyor
ve Nihat Bey’in mihmandarlığında müzeyi keşfe çıkıyoruz.
Gördüklerimiz, duyduklarımız, edindiğimiz bilgiler o kadar çok ki zihnimiz
ve yüreğimizin sınırları zorlanıyor.
Artık bir dışa vurum etkinliği şart oldu: Etkilendiklerimiz, gördüklerimizi
yazalım, veya sanat malzemeleri ile resmedelim. İfadeler zengin,
çeşitli…

Ve şimdi de Şahmaran masalını yerel bir masalcıdan dinleme vakti:
Tacettin Usta’nın kadim sesine Nihat Bey’in yanık neyi eşlik ediyor.
Şahmaran, Camsab, derin kuyu, ihanet, yılanlar, aşk, fedakarlıklar,
maceralar, iyiler, kötüler… O kadim taş binada, Tacettin Usta’nın derin
tınılarla yüklü kadim sesiyle masallar diyarına dalmak farklı bir boyuta
sürüklüyor bizi... Enlemsiz, boylamsız, zamansız bir varoluşa kayıyoruz.
Ertesi gün Deyr-ül Zeferan’la başlayan yöre ziyaretimiz ayaklarımızı
yerden kesiyor. Dantel gibi örülmüş taş manastır, Mezopotamya’nın
kadim halkı Süryanilerin inanç evreni, Aramice yazıtlar, işlemeli kemerler,
bakımlı bahçeler ve kakuleli kahve… Yolumuzun devamında Dara
arkeolojik kenti fazlasıyla çarpıcı! Dara rehberi Mehmet Kaya ile
tanışmak ve onun yerel bilgileri ile kazıları dolaşmak farklı bir ayrıcalık.
Dara köyünde doğup büyümüş, 14 yaşındayken, sonuçta da verilmeyen
bir bisiklet uğruna kandırılarak evlendirilmiş, üç çocuk babası Mehmet
Kaya’nın kazıları anlatırkenki coşkusu hepimizi büyülüyor, tüm
önyargılarımızı altüst ediyor. Ücra bir köyde doğup büyüyerek kendine
coşkulu, zengin bir evren yaratabilmek, yaptığı işten aldığı doyum
Mehmet’in yüzünde ışıldıyor. Kaderine küsüp oturmamış, doğduğu
yerde kendine bir tutku yaratmış! Nusaybin’e doğru uzanan yollarda,
mutluluğun tarifini yeni baştan yazarken, kodlanmış yapay
mutsuzluklarımızı gözden geçiriyoruz.
Mor Gabriel Manastırında bizi karşılayan rehber Lukas önyargılarımıza
bir şamar daha atıveriyor. Kadim Süryani tarihini anlatırken sorulan
sorulara cevaben : “Biz azınlık statüsünü kabul etmedik” diyor. Nasıl
yani? Beş bin yıldır yaşamakta oldukları bu topraklarda kendilerine
verilmek istenen azınlık statüsünü kabul etmiyorlar. Tarihine, geçmişine,
köklerine sahip çıkmanın asil onuruna tanıklık ediyoruz.
Yolumuz Hasankeyf’e doğru… Yüzyıllardır mağaralarda geçen yaşamlar
karşı sahildeki Toki’lere taşınmış. 2+1 kutular, modern mağaralar…
Yüzyılların tarihi, tüm yaşanmışlıklar, tarihe tanıklıklar sular altında yok
olmaya mahkum! Hasankeyf’in ihtişamı, hepimizi büyülüyor.
Güvercinlerin akşam temaşasıyla gün batımını izliyoruz.
Yola düşmek vakti, yoldaşımız dolunay ve ağıllarına dönmekte olan
koyun sürüleri. Farklı meridiyenlerdeki yaşamı soluyoruz.
Cercis Murat Konağında akşam yemeği, Mardin’in çeşitli mezeleri ve
davul zurna eşliğinde gelen dobo. Halay çekmek de pek keyifliymiş!

Cumartesi müzede çalışmak büyük ayrıcalık. Tüm gördüklerimiz,
deneyimlediklerimizi hazmetmek, sorgulamak, algılarımız ve
etkilendiklerimizi içselleştirmek ise güçlü bir süreç. İmece usulü,
algılarımızı paylaşarak anlamlandırmaya çalışıyoruz. Ortaya konulan
uzun büyük kağıda izlenimler, etkiler yazılıyor: sonsuzluk, direnç,
ölümlülük, ölümsüzlük…
Artık Şahmaran’la çalışma vakti geldi. Önce Şahmaran’ın kadın, dişi
yönünü çalışıyoruz. Masalın aktardığı sonsuz fedakarlık, kendinden
vazgeçiş, öğrenilmiş varoluş biçimleri, anne/kız ilişkileri, cici kız öğretileri
teker teker gözden geçiriliyor. Grup ikiye ayrıldı: Şah ve Maran. Küçük
gruplarda konuları daha derinden irdeliyoruz.
Öğleden sonra Maran (yılan) tarafla çalışmak. Teraslarda Kasım güneşiyle
ısınırken resimleri tamamlamak çok keyifli. Yılan taraf ille de kötü mü?
‘Hayır’ diyebilmek, kızmak, istemediğimizi reddetme özgürlüğü, ilişki
uğruna benliğinden ille de feda etmemek, tutkusunun peşisıra
gidebilmek… ‘Cici kadın’ dan ‘cici’yi kaldırınca, mutlaka ‘kötü kadın’ mı
olunuyor? Belki de sadece kadın, rollerden arınmış salt insan olmak da
mümkün... Sorular, sorgulamalar… demlemeye bırakalım, cevaplar
peşimizden gelir elbet.
Ve Leyli gecesi! Mardin yöre müziğinin yeşertildiği, birlikte söyleyip
oynandığı, üstelik Dengbej Abdurrahman Usta’nın kadim sesiyle eşlik
ettiği o unutulmaz gece. Yöre halkıyla birlikte dinleyip, birlikte oynanan,
elele halay çekilen, birlik olunan, müziğin ve oyunun tüm farklılıkları
ortadan kaldırıp birleştirdiği gece.
Sahi, masalları yeniden yazmak mümkün mü? Bizim için yazılmış
masalları değiştirmek, kendimize biçtiğimiz masalları gözden geçirip
yinelemek değil de, yenilemek mümkün mü? Aslında her şey oyunla
başlar! Üçlü ve dörtlü gruplarda Şahmaran masalını yeni baştan
yazıyoruz. Kendi istediğimiz gibi geliştirip, istediğimiz gibi
sonlandıraraktan... Masalını değiştirme gücü çok değerli! Gruplar
yaratıcı, oyuncu, berrak. Yenilenen masallar hepimizi şenlendirip ilham
kaynağı oluyor. Elden ele geçirerek yediğimiz yedi baharatlı Mardin
çöreği de grubun birbirini besleyip güçlendirmesini simgeliyor.

Bu değişim gücünü bize hatırlatacak sembolik nesneleri hazırlıyoruz.
Gücü, değişim gücünü yanımızda götürmek üzere…
Ve dönüş yolculuğu başladı. Sahi, “neden eve dönmekten ibarettir
hayat?”

Leyla Navaro
DEVAMI İÇİN TIKLAYIN >
01 Haziran 2017
AAAHHH! ŞU BENİM ÇİNGENE RUHUM
Kocabahçe, 25-28 Mayıs,2017
Çingene ruhlarını aramaya çıkmış yirmisekiz kadın güneşli bir Mayıs sabahı yollara düştü. Yerden, gökten, karadan, denizden, varolan tüm mesafeleri hiç üşenmeden katederek Kocabahçe’nin besleyici koynuna giriverdiler. Bozburun’un tepelerine sırtlarını yaslayıp yüzlerini güneşe ve engin denize doğru çevirdiler. Nerelerdeydi ki o çingene ruhları, o fütursuz özgürlük, o umarsız neşe, o yalın dişilik? Evet! Alıp başlarını gitmişlerdi işte, yok işti, eşti, çocuklardı, ebeveynlerdi, bırakılamaz sanılan nice sorumluluklardı? Evet! hepsini geride bırakıp da düşmüşlerdi ya yollara, en azından kendi gibi düşünen, kendi gibi araştıran, soruşturan diğer ruhlarla birlikte...
Kocabahçe ana rahmi gibi, kucaklayıcı, doyurucu, dingin… yamaçlara doğru tırmanan yabani incirler, ulu fıstık çamları, iri muz yaprakları, selvi boylu ‘çingene’ çiçekleri, ve oraya buraya serpiştirilmiş cibinlikler albenili; çadırlar, koltuklar, rengarenk bungalovlar, ahşap iskele ve gün doğumunda kendini göl sanan deniz… Mayıs güneşi ılık, uzun yemek masası davetkar, sıcak köy ekmeği doyurucu. Toprağa birebir basabilmek, yalın doğayı hissetmek, ilkyazın ılık güneşini solumak, koşturmacalı yaşamın külfetli yüklerinden ufak ufak arındırmakta ruhumuzu…
Neden geldik ki buralara? Çingene ruhlarımız neyi arıyor? Nelerin peşinde, neyin özlemindeyiz? Paylaşımlar çoğul, serbest çağırışımlar bereketli! Ortaya konan büyük kağıda kaydedilen kelimeler uyarıcı: özgürlük, göçerlik, toplum dışı olma hali, neşe, umarsızlık, müzik, dans, cinsellik, dişilik… Kimi hissettiğimiz, kimi düşündüğümüz, kimi de düşündüren, zihnimizin ufuklarını esneten kelimeler, kavramlar… Hiç de dolmayacakmış gibi duran kocaman kağıt çağırışımlarla doldu taştı bile! Eh! artık günün batımıyla birlikte efkarlanma saati de geldi! Akşam yemeği, bir kadeh şarap, elde bir rakı ve teker teker göz kırpan yıldızlar… Gece usulca koya konarken sahilde yakılan ateşin etrafında buluşma zamanı…

Tan vakti Qi Kong’a uyanmak insanı zinde hissettiriyor! Sabah güneşi Bozburun tepelerinden başını uzatırken çevre ve doğayı sessiz bir yürüyüşle keşfetmek, beden ve zihnini şimdi ve buraya getirmek, adaçayı ve kekiği yakından koklamak, deniz tuzuna uyanmak… Oysa ki sıcak köy ekmeğiyle sıkı bir kahvaltının ardından çingeneliğe çok hızlı ve beklenmedik bir girizgah var: O da ne?? Rengarenk albenili etekler ağaçların dallarında, yaban incirlere, çamaşır iplerine mandallarla asılı, alıcılarına arsızca göz kırpmakta... Vayy! Kapanın elinde kalacak! Tez davranmak, beğendiği, arzu ettiğine ulaşmak, başkasından önce koşmak, etekleri çekiştirmek var. “Çingene kavgası mı yapacaz şimdi?” Hani çingene ruhlarımız?? Şehir kibarlığının tutsaklarından sıyrılmak ve arzu ettiğinin peşinden koşmak mı? Yoksa arzusundan vazgeçip ‘cici kızları’ mı oynamak? Neyin ve kimin adına? Veee etekler bellere kuşandı, albenili eşarplar da saçları bezedi. Bu ne renk cümbüşüdür !? Bakmaya doyamıyor insan…
Çağırışımların kağıdı tekrardan grubun göbeğine yerleşti. Eklemek istediklerimiz var mı? örn. Kavga? Çekiştirme? Atışma?? Şimdi kağıttaki çağırışımlardan kendimize yakın gelenlerle ifadelerimizi çoğaltacağız: işte sanat malzemeleri, boyalar, kartonlar, ipler, kolajlar, doğa yerleştirmeleri… herkes yaratıcılığı ile kolkola: ifadeler düşündürücü, uyarıcı, çoğul, ilham verici… Uzun bir çalışmadan sonra tüm grup hep birlikte, kısa molalarla çingene ruhların bireysel güzergahını dinliyor, esinleniyoruz.
Öğle yemeğinden sonra üç gruba bölündük: Çin, Ge, ve Ne! Her grup kendi içindeki paylaşımlarla git gide derinleşiyor. Çizimlerin neleri ifade ettiği, hangi çağırışımların öne çıktığı, bireysel güzergahlar paylaşılıyor. Gruplar kenetlenmiş, etkileşim yoğun, paylaşılan derin duygulara destek ise sahici ve vazgeçilmez.
Bu yoğun çalışmadan sonra tekneyle Hisarönü’nü keşfetmek ruhumuza iyi geldi. Kameriye Adasındaki eski kilisenin mozaikleri, orada evlenmeyi yeni seçmiş çiftin düğün süsleri, oyunbaz keçiler; Dirsek Bükü’nün çini mavi suları zihnimizi serinletiyor. Akşam yemeğinden sonra yakılan ateşin etrafında Goran Bregoviç müziği herkesi çoktan havaya soktu!. Oynamamak mümkün değil! Ya o çingenelik parodileri? Yanaklarımız patlarcasına gülüyoruz. Kocabahçe çingene ruhlarımızı coşturan kocaman bir amfiteatra dönüştü.
Güne başlamak için şu Qi Kong’a müptela olmak da işten değil!! Oysa ki denizde yüzmek de çok çekici… Üçüncü günün sabahına küçük grupların devamıyla başlıyoruz. Paylaşımlar daha derin, daha da anlamlı. Neleri kaybettik? Nelerden arınmak istiyoruz? Güzergahımızın geleceğine acaba neler eklense ?? Birbirimizden neler öğreniyor, nelerden esinleniyoruz?
Ve işte performans zamanı geldi: Çingene Alayı!!! Her küçük grup kendi çingene masalını yazacak ve diğer gruplara sunum yapacak. Çin, Ge ve Ne grupları harıl harıl çalışıyor, performanslarını hararetle hazırlıyorlar. Merakla bekliyoruz…
Öğle yemeğinden sonra artık Kusturica’ya nispet: “Çingeneler Zamanı”! Göz alıcı, alacalı, bol gürültülü bir ‘Çingene Alayı’ oynak müzik eşliğinde Kocabahçe’yi adım adım katederek ahşap iskeleye doğru ilerlemekte… Civarda yatan tekneler rehavetlerini silkeleyerek seyre düştü!. Tepedeki keçiler bile sivri kayalara tünemiş meraklı gözlerle olanı biteni izlemekte… Bregoviç’in müziği baştan çıkarıcı! Ahşap iskele coşku ve kahkahayla inliyor. Kocabahçe Kocabahçe olalı böyle cümbüş görmedi! Herkes olağanüstü güzel, herkes oyunbaz, yüzler parlak, kahkahalar gevrek, yaratıcılıksa doruklarda…. İnanılmaz enerji dolduk!
Ve işte Kocabahçe’deki son sabahımız. Ahşap yoga platformunda buluşuyoruz. “Ver/Al” oyunu! Herkes kendi evinden getirdiği bir nesneyi ambalajlı haliyle ortadaki örtünün altına koyuyor. Sonra çekim başlıyor, kimin hediyesi kime çıkmışsa, hediyenin sahibi o nesnenin hikayesini anlatıyor. Sade bir değiş tokuş bu denli mi anlamlı olur? Görülmez yakınlık ipleri yeni baştan örülmekte…. Bu çalışmaya neden geldik? Heybelerimizde neleri götürüyoruz?
Ve Kocabahçe’den ayrılma vakti geldi. İki çatana bizleri valizlerimiz, düşlerimiz, dostluklarımız, hatıralarımızla birlikte topluyor. Germe koyunda bekleyen minibüslerle günlük yaşamlarımıza doğru yola çıkıyoruz. Zengin hatıralarla dolup taşan bir koyu arkamızda bırakaraktan… 
Söylentiler o ki çingeneler kendilerine VATZAP adında bir panayır yeri kurmuş, yerde mi gökte mi nerede olduğu belirsiz?  Ve oralarda buluşup oynaşmaya devam ediyormuş! Ahh şu Gacılarrr! ;-)))
Leyla, (Haziran 2017)

DEVAMI İÇİN TIKLAYIN >
09 Ocak 2017
BİR HASAT VAKTİ
Aydınlık ve güneşli bir soğuk Kasım günü 'hasatlarımıza' doğru yola koyulduk. Tekirdağ'ın verimli tarlaları dizi dizi, toprağın tüm kahverengi tonlarıyla sere serpe tepelere sırtını yaslamış, kış güneşinin denize yansıyan simli çehresine tezat...  Barbaros Bağ Evi davetkar, sıcak, misafirperver.  Önü ve arkası çepçevre bağlar alabildiğine uzanmış, kiminde hala sonbahar renklerini taşıyan alaca yapraklar, kimi sabırla baharı bekleyen bodur dallarıyla tellere tutunmuş, sıra sıra...ve geçmiş verimlerini ispat edercesine, orada burada birkaç mor neferiye...
 
Biz de hasatlarımızı gözden geçirmek istiyoruz, yaşam tarlalarımızı saptamak, ekinlerimizi görmek, yeşerenleri ve meyvelerini kutsamak... Grup devingen, neşeli, bakışlarda birkaç soru işaretiyle de olsa serüvene hazır.  Şömine harlanmış, kütük sehpalarda şarap kadehleri, mumlar ve ondokuz iskemle gelecek olan içten paylaşımları heyecanla bekliyor.
 
Hangi tarlalarımız var? Aile, iş, arkadaş, sosyal, sorumuluk, keyif?? Hangileri ne renk? Ne boy? Ne tür tohumlar ektik? Hangi ekinleri ekip biçtik?  Kağıtlar, kartonlar, renkler, boyalar, kolajlar!  Herkes kendine bir köşe bulmuş, tarlalarına gömülmüş, hararetle çalışıyor. İkili, üçlü paylaşımlarda konu daha da zenginleşip derinleşiyor, farkına varılan ve varılmayan tarlalar, kullanılan ve henüz kullanılmayanlar, ekilen ya da ekilmeyi beklenenler...
 
Aaa, akşam mı oldu?? Şarap eşliğindeki leziz mönü kafaları dağıtmaya namzet.  Sohbetler koyu, kahkahalar şarap bardaklarının çınlamasıyla rekabette.  Yine de çalışmanın temposuna yol yorgunluğu da eklenince uyku vakti gecikmiyor, kaldı ki ertesi sabah, güne sessiz yürüyüşle başlayacağız.
 
Sabahın erken suları! Kasım soğuğuna rağmen güneş cömertçe tepeleri ısıtıyor. Günü karşılarken yumuşak toprağa basmak, doğanın nice gizemli sesini ve kendini dinlemek, bağlardaki ince ayrıntıları görmek, elinde birkaç neferiye, tarladan kırmızı biber ve tohuma kaçmış patlıcanla dönmek, odun ateşinin sıcak kokusunu genzine çekmek... bunlar kent yaşamında unutulmuş lezzetler. Bağevi'nin zengin kahvaltı sofrası güne eşsiz bir başlangıç: köy ekmeği, tereyağ, bal, kaymak, yumurta, sucuk...
 
Ve şimdi tarlalarımıza dönelim! Ekinlerimiz, hasatlarımız, ekmek, biçmek istediklerimiz... 'Kırmızı' ve 'roze' olmak üzere iki ayrı grupta çalışıyoruz. 'Tarlalar deşilip' konular derinleşiyor.
 
Gelelim ayrıksı otlara! Hangi ayrıksı otlarımız var? Yollarımızı hangi 'tıpa' lar kesiyor? Ekinlerimiz ve hasatımızı neler engelliyor?  Ayrıksı otlar keskin, düşündürücü, kimi zaman zorlayıcı.  Ne gibi çözümlerimiz var?  Yolumuzu tıkayan tıpalarımızla ne yapmak isteriz? Ayrıksı otlarımızdan nasıl arınırız? Paylaşımlar derin, kimi zaman can alıcı, ancak grubun dostane desteğiyle derinlik kazanıp zenginleşiyor.
 
Akşam üstü, bağevinin mahzeninde şarabın imalat inceliklerine vakıf oluyoruz.  Seçilen toprağın dokusu, bağ fidelerinin kökeni, güneş ve rüzgarın etkileri, hasat vakti şaraba dönüşecek üzümlerin kalitesini arttırmak için üçte ikisini heba etmenin incelikleri, imbikten geçen üzüm suyunun ısısı, fıçı yapımında kullanılan meşenin kalitesi, meşe ile şarabın vazgeçilmez ilişkisi, bilgilenmenin ötesinde, hasat temamızın etkileyici metaforları.
 
Sıkı bir kahvaltıdan sonra, güne çıplak incir ağacının çevresinde başlıyoruz.  Ağacı bahara hazırlamak!  Çıplak incir, yamaçlardaki nice tarlaya nazır, kollarını göğe uzatmış adeta bir heykel! Meyvelerini yedirmiş, yapraklarını çoktan güz rüzgarına teslim etmiş, kış soğuğunu çıplak ve vakur bekliyor.  Aaaa, o da ne?? Çıplak dalların ucunda minicik tomurcuklar göğe doğru, yeni yetme ve yeşil.  Hiç beklenmezdi!  Meğer ağaç bahara hazırlanıyormuş!. bizler de tüm dileklerimiz, özlemlerimiz, arzu ve isteklerimizle ağaca eklemleniyor, tohumlarımız ve dileklerimizi geleceğe uzatıyoruz.  Çıplak incir grubun dilek ağacına dönüştü, renkli kurdeleler rüzgarın kollarında uçuşurken dilekler de göğe savruluyor.  Çıplak incir gelin gibi süslenmiş, gülümsüyor, sanki ebediyen orada öylece kalacakmış gibi...
 
İşte şimdi boş tarlalarımızı tohumlama, ekme vakti.  Sanat malzemesiyle, fazla da düşünmeden yaratıyoruz, çünkü kimi zaman bilincimiz ve bilinçaltımız aklımızdan önde gider.  Sanat malzemesi ise bunlara tercümanlık eder.  Ne tür projeler? Hangi istekler? Tarlalarımızı dürerken kendi arzu ve ihtiyaçlarımıza da yer açıyor, yanıt verebiliyor muyuz? Hangi tarlalarda nasıl daha da gelişip büyüyebiliriz?
 
Paylaşımlar derin, içten, anlamlı... Veee tabii ki hasatlarımızı taçlandırma vakti geldi.  Herkes kendine bir taç yaratıyor, dallar, çiçekler, yapraklar, üzümler, kumaşlar, simler...  Sonra da tacını gruptan kimin başına koyacağına karar veriyor.  Ve ekinler tarlasında uzun ve duygu yüklü bir yürüyüş, grubu çok yanında ve çok destek hissederek.  Evet, hasatlarımızı kutsamayı bilmek, onları onurlandırmak, kutlamak gerek.  Roze şarap dolu bardaklar gözyaşı ve kahkahalarla harmanlanmış, çınlıyor...
 
Hasatlarımızı dürdük, şimdi yeni hasatlara doğru yolu çıkıyoruz...
DEVAMI İÇİN TIKLAYIN >
21 Temmuz 2016
NİRENGİ ANADOLU SEMİNERLERİ

1992 yılında Gökova’nın sarı yazını, Karacasöğüt köyünün güleç yüzlü çalışkan köylü kadınlarını keşfettiğimde, şehirli yaşamımın dar çizgili kulvarlarında neleri kaçırdığım,  neye tanık olamadığım ya da  deneyimlemediğimi, hangi değerleri yaşamıma katmamış olduğumu fark etmiş ve Istanbul’da kişisel gelişim gruplarımıza katılanları da bu eşsiz deneyime dahil etmeye karar vermiştim.  Bu ilk çalışmaya heyecanla 40 katılımcı kaydoldu.  Hep birlikte Gökova’nın Akyaka beldesinde,  Nail Çakırhan’ın Muğla yöre mimarisini öne çıkardığı  bir mekanda, üç günlük bir ‘Şimdi ve Buradayı Yaşamak’ temalı çalıştayı gerçekleştirdik.  Yörenin eşsiz doğasına kendini koyvermek, tüm duyularını bileyleyerek farkındalığını geliştirmek, her katılımcının görüp farkettiklerini diğerleriyle paylaşarak ‘imece’ göz geliştirmek,  kendini doğayla bütünlemek için “şimdi ve burada”yı birebir yaşamak, çalıştayın birincil amaçlarından biriydi.  Köy/kent buluşmasında, Karacasöğüt’lü köylü kadınlarla ortaklaşa yenen yöresel akşam yemeği ve düğün ezgileriyle oynanan ‘oyun’lar (yöre diliyle ‘dans’) hepimizin yaşama bakış açısını genişletmek üzere kurgulanmış çalışmalardı.  Küçük ve büyük gruplarda yaptığımız içten ve kişisel paylaşımlar sayesinde deneyimler çoğaltılmış oldu.  Son gün dönüş yoluna hazırlanırken, geride bırakmak istediklerimizi ince şeritlere yazıp bir uçurtmanın kuyruğuna bağladık ve Akyaka’nın sonsuz sahiline salıverdik. 

 

Böylelikle Nirengi’nin Anadolu seminerler geleneği yola çıktı ve günümüze dek her yıl baharı – ve yoğun talep üzerine, bir kaç yıldan beri kışı da karşılamak üzere aynı heyecanla devam etmekte… Dalyan’da ‘Doğa/Tarih Karşılaşması’, Bafa Gölü’nde ‘Tutku ve Aşk’, Fethiye’de ‘Yaşam Mevsimleri’, Göcek’in Huzur Vadisi’nde ‘Maskeler ve Aynalar’, Bördübet’te ‘Yaratıcılıkla Yaşamak’ , Fethiye Kayaköy’de ‘Işık ve Karanlığın Dansı’, Assos Adatepe’de ‘Hayallerimin Peşinde’,  Kaz Dağları’nda ‘Ses ve Nefes’,  Bozcaada’da ‘Arzunun Seyir Defteri’,  Safranbolu’da ‘Bakmak, Görmek ve Görülmek’,  Göreme’de ‘Simurg’un Kanatlarına Takılmak’, Bozburun’da ‘Denizle Fısıldaşmalar’,  Çıralı’da ‘İçimizdeki Ateş’, Fethiye’nin Kabak Koyu’nda ‘İçimizdeki Coğrafyalar’, Hopa’da ‘Ahh! Bir Dağlara Kaçsam’, Çamlıhemşin’de ‘Bulutların Üstünde’,  Urla’da ‘Damağımız ve Dimağımızdaki Tatlar’, Burdur Sagalassos’ta ‘Hataları Bala Dönüştürmek’, Dalyan’da ‘Hayatın Tılsımını Keşfetmek’

çalıştayları özenle seçtiğimiz biricik yörelerde işlenen özel temalar… Çalışmaların biricikliği, seçtiğimiz yöreyle psikolojik çalışma tema’sını paralel örmemiz -ki buna günümüzde ‘ekopsikoloji’ denmekte- yani ziyaret ettiğimiz yörenin özelliklerinden esinlenerek kurguladığımız temaları çalışmaya fiilen katmamız, böylelikle de her çalıştayı özel ve biricik hale dönüştürmeye özen göstermemizdir.  Hiçbir çalıştay bir daha tekrarlanmadı, hiçbir tema başka bir yöreye taşınmadı, her biri özel olarak işlenip biricik kaldı.  Çalışmaların verimliliği, ifadeyi çoğaltıp derinleştiren çeşitli sanat malzemeleri, doğadan esinlenen (çakıl, dal, yaprak, tohum, vb) malzemeler, müzik, yöresel ezgiler, hareket ve dansı da kapsar ve bu sayede içgörü kadar sözel paylaşımlar da daha derinlik kazanır.

 

Anadolu seminerlerimizin en çekici yönlerinden biri de çalışmamızın ön hazırlığıdır. Grup yöneticileri olarak, seçilen yöreye uyumlu bir temayı yaratıp kurgulamak, üç günlük çalışmanın ana hatlarını belirlemek, değinilecek konu başlıklarını saptamak ve bu temaları uygulanabilir esnek yöntemlere dönüştürmek, önemli bir ön çalışma talep eder.  Özenle hazırlanan bu ön şema, yaratıcılığın ve kullanılabilir sanatsal öğelerin bir harmanıyla oluşur ve temel program olarak elimizde bulunur.  Ancak yöreye varıldığında, katılımcıların özellikleriyle grubun gelişim dinamikleri göz önünde tutularak program elden geçirilir; grup, yöre ve katılımcıların o anki ihtiyaç ve isteklerine göre çalışma yeni baştan şekillenir. 

 

Temelde  yoğunlaştırılmış bir kişisel keşif, içgörü ve farkındalık çalışması olan bu gelişim seminerleri meslek alanından (psikoloji, psikiyatri, psikolojik danışmanlık) olduğu kadar, kişisel gelişimine özen gösteren herkes açıktır.  Başvurular, eğer referanslı değilse, mutlaka bir ön görüşme sonucu kabul edilir.  Amaç grubun çalışma ve farkındalık seviyesini gelişime açık düzeyde tutmak, böylelikle de tüm katılımcıların çalıştaydan içgörü ve bilgi elde ederek yararlanmasını sağlamaktır.

 

Yirmibeş yılı aşkın süredir sanat, dans ve hareket terapi yöntemleriyle uyguladığımız Anadolu seminerleri: bakış açısını geliştirmek, yeni deneyimlere açık olmak, günlük yaşamını sorgulamak, içgörü geliştirmek, sanat malzemesiyle tanışıp bu boyutu da hayatına katmak, gizli kalmış kişisel yeteneklerini keşfetmek, tanımadığı yöreleri keşfederek yaşamını zenginleştirmek, yaşamına hareket, müzik ve dansı katmak, macera ve keşif duygularını canlandırmak gibi sonuçlar sağlamakta ve bizleri de keşfedilmemiş yöreler kadar yeni deneyim ve yöntemlere doğru yelken açmaya heveslendirmekte…  Yelkenler fora!!

 

Leyla Navaro, Uzm.Dan.Psikolog
DEVAMI İÇİN TIKLAYIN >
15 Temmuz 2016
HAYATIN TILSIMINI KEŞFETMEK
“Pencereyi kapatma, gök olabilir”… 

 Dalyan’da tılsım avına çıkmıştık… Acaba dalyanın mavi yeşil akan sularında mıydılar? Yoksa Kaunus antik kentinin harabelerinde mi? belki de Gökbel’in cihannumasına sığınmışlardı, ya da dolunaya ebelik eden yanık ney sesinin notalarında?? Tılsım avına çıkmıştık: tılsım neydi? Hangi tılsımı, kimi , ne arıyorduk??  

Kano Otelin salonunda gizlenmiş renkli tılsım kutularını arayıp bulmakla başladı herşey… aramaya, aranmaya, avcılığa çıkmıştık ya!… herkesin bir kutusu vardı artık, bulduğu, yarattığı tılsımları saklayacağı, üstelik taa Tibet’ten gelmiş tılsım kutularında… Sahi tılsım neydi? Ne arıyorduk? Ne bulacaktık? Ve nerede?? 

Sanat malzemeleri ile herkes kendi tılsımını çizdi, boyadı, simgeledi. ‘Efsun, Tılsım, Sihir ve İksir’, dört gün boyunca çalışılacak dört küçük ‘ev’ grubu! Neleri düşündüğümüz, hangi tılsımları çizdiğimiz, aradığımız, simgelediğimiz??..  

Akşam gün batımını Dalyan’ın kıyılarından balık, rakı ve meze eşliğinde izlemek herkese iyi geldi. 

Ikinci güne büyük grup çalışmasıyla başladık: acaba çevrede hiç tılsım içermeyen, sihir taşımayan neler vardı? Tılsımı olmayan nesnelerin arayışı… bulunan nesneyi ikili diyaloglarda kendine ve birbirine tanıtma? Neden tılsım içermiyor? Gerçekten de içermiyor mu? Acaba tılsım görmemize hangi engellerimiz var? Koşullanmalar, alışkanlıklar, öğretiler, iç ve dış konuşmalarımız?? 

Sanat malzemelerinin çeşitliliğini kullanarak engellerimizi resmettik, çizdik, boyadık, simgeledik. Hangi iç konuşmalarımız bizi durduruyor? Hangi alışkanlıklarımız? Kimin, kimlerin sesi, söylemi hala kulağımızda?? Yaptıklarımız, fazladan yaptıklarımız, veya yapmadıklarımız, cesaret edemediklerimiz, almadığımız riskler hangileri?? 

Öğleden sonraki çalışma yaptıklarımız ve yapmadıklarımızı listelemekti: grup paylaşımının gücüyle listemiz daha da çeşitlendi, farkındalığımız katlandı. Peki hangilerinden kurtulmayı yeğliyorduk? Ve engellerimizi taşlara yazdık, her küçük grup kendi yarattığı bir ritüel yoluyla engellerini mavi yeşil sulara atıverdi. Güle güle engeller!... 

Hafiflemiştik!! Artık Gökbel’e çıkma vaktiydi. İztuzu Caretta hastanesini ziyaretten sonra Gökbel’in cihannümasına doğru yola düştük. Ve bizleri zirvede bekleyen Nihat Tokdil’in gizemli neyi, Begüm’ün yanık sesi ve Kaya Bey’in şarap ikramıyla dolunaya ebelik etmek!!! Yoksa tılsımın zirvesine mi ulaştık??  

Dönüş yolunda ‘Kaya Beeeeyyy’ nidaları, sıcak gözleme siparişi ve otele varış. 

Üçüncü günümüz engellerimizin büyük grupta paylaşımıyla başladı. Ne kadar da çokmuş şu engeller: olumsuz iç konuşmalarımız, edinmiş olduğumuz kaygılar, “olmaz”lar, dış öğretiler, koşullanmalar, korkular, mükemmeliyetçilik kaygıları, alışkanlıklar, konfor alanları, 

Peki keşfe devam edelim: hangi kahramanlarımız var? Herkes kendine bir kahraman seçsin ve onu sanat malzemesi ile ifade etsin: Küçük balık Nemo, Küçük Prens, Heidi, He-Man, Twiggy, Simurg, Barış Manço, Charlie Chaplin, Bugs Bunny, Ange, Shira bunlardan birkaçı ve tabii ki kahraman Baba!! 

Küçük gruplarda paylaşım: bu kahramanlarınız sizde neyi temsil ediyor? Hangi özelliklerine sahip olmak isterdiniz? Belki de sahipsiniz??? Kimbilir??? 

Öğleden sonraki Dalyan ve İztuzu gezisi kafaları dağıttı. Akşam performansına hazırlık için iyi bir fırsattı bu: İçindeki sihirbazı keşfetmek!!! Herkes içindeki sihirbazı keşfedecek ve ikili üçlü gruplar halinde tüm gruba bir performans hazırlayacaktı. Heyecanlar tetiklendi, yaratıcılık doruğa yükseldi, kahkahalar en yüksek notalara ulaştı. 

Akşamki sihirbazlık performansları yaratıcılık ve eğlencenin doruğundaydı...  

Ve dördüncü güne yaklaştık! Yanında tılsımını götürmek: renkli teller ve sanat malzemesiyle kendi tılsımını yaratmak ve ona vermek istediğimiz anlamları yüklemek. Meğer telleri büke büke çalışmak, aralarına boncuklar katmak ve kendine tılsım yaratmak ne de keyifliymiş!… Dışarıdaki sağanak yağmura rağmen otelin fazlaca büyük olmayan salonunda hem sabah kahvaltısı, hem de sanat malzemeleri ile tılsım yaratmak biraz konforsuz ve zorlayıcı olsa da, grubun gücü ve yaratıcılığı tüm somut engelleyiciliğin üstesinden geldi. Yaratılan tılsımlar ve anlamları bizi bir zaman daha yüreklendirip yelkenlerimizi üfürecek artık…  

Çünkü pencereyi kapatmamayı, hatta açıp açıp göğü izlemeyi yeğliyorduk…
DEVAMI İÇİN TIKLAYIN >
14 Temmuz 2016
URLA
Kovalarla yağmur yağdı Urla'ya... Yaz boyu beklenen, güzün yola çıktığını hatırlatan, zeytin ve şarap üreticilerinin yüzünü güldüren yağmur bekledi, durdu ve Perşembe gün boyu salkım saçak demeden aktı, aktı...  Tarlaları, damları, saçakları, yüzyıllık zeytin ağaçlarını, bağları, bahçeleri, duru denizi, Malgaca Pazarını yıkadı gün boyu.  Oysa ki Urla sahilinde denizi seyreden kediler gibi, yaz sonu güneşinin ılık kucağına teslim olmayı düşlemiştik...
Otelimiz güzeldi, denize nazır, küçük antika müzesi ve renkli koltuklarıyla davetkar ve samimi...çalışmaya ilk kez katılmakta olanların tereddütlü bakışlarıyla daha sık katılanların kıvılcımlı enerjisi tatlı bir harman oluşturmuştu bile...  Ortasında büyük bir antika yemek masasının bulunduğu salonda çalışmayı başlattık.  Grup çalışma kurallarına göre araya masa gibi eşyanın sokulmaması gerektiğini bilmemize rağmen, adeta konumuz gereği ortamızda uzun ve oval bir antika masa vardı, geçmişimizin yemek masalarına gönderme yaparcasına...  Çalışmaya geçmişimiz, ailemiz ya da çocukluğumuzu anımsatan bir yemek hatırası ve hikayesi ile başladık: Nasıl bir yemek? Nerede yeniyordu? Kimler vardı? Hangi duygular, duyumlar yaşandı?  Çocukluğun gizemli dünyasına hızlı bir giriş oldu,  tatlı acı hatıralar, duyular, duyumlar buram buram dökülmeye başladı... Hele hele bunları sanat malzemeleri ile harmanlamak, renkli kartonları boyamak, kırmızı, yeşil mercimekler, göz lekeli börülceleri kağıda serpiştirmek, doku ve dokunma yoluyla çocukluğa hızlı bir giriş gibiydi.

'Kekik', 'Nane' ve 'Sumak' grupları üç günlük paylaşımların evi, ailesi oldu; daha içten, daha derin, birbirimizi ve kendimizi de duyup, yaşadıklarımızı anlattığımız içten aile sofraları gibi...

Urla'nın İskele sahili sadeliği ile çok çekici, kıyıda birkaç balık lokantası, kahveler, Urla katmeri sunan kıyı lokantası, ağlarını toplayan balıkçı çatanaları ve peşlerine takılarak nasibini gözleyen çuval gagalı pelikanlar...  

Pera otelin kahvaltısı doyurucu, yöre terimiyle 'serpme', yani çeşidi bol.  İkinci günün çalışması ailenin yemek kimliğiyle kendininkini ayırd etmek, farkları anlamak, vurgulamak: sanat malzemeleriyle harmanlayarak iki ayrı kağıda dökmek, benzerlikler ve farklılıkları konuşmak.  Ailemizin yemek yapma, yemek yeme, yemeği sunma alışkanlıkları neler? Ben bunların hangilerini devam ettiriyorum? Devam ettirmekten memnun muyum? Neleri ekledim veya çıkardım? Paylaşımlar içten ve yoğun, farkındalıklar dizi dizi.. Aile geleneğinden kendini farklılaştırma, ayrışma süreçleri...

Öğleden sonraki çalışma daha yoğun.  Dört çeşit çukulata tadımını gözleri bağlı olarak denemek! Üç kişilik küçük gruplarda bir tadımcı, bir besleyici ve bir gözlemci. Sonra roller değişiyor ve herkes tadımcı, besleyici ve gözlemci oluyor.  Deneyimler çarpıcı: tadına varmaya çalışan, çukulatayı görev gibi yiyen veya görev gibi besleyen, hazzını belli eden, etmeyen, yiyenle besleyen arasında duyarlılık ve duyarsızlıklar... Ortak paylaşımda farkındalıklar patlamış mısır misali ortaya dökülmekte: yemek, beslenme, arzu ve hazla ilişki, duyumlarına ve hazza kendini teslim edebilme, edememe, beslenmeyi ve beslemeyi görev gibi görme, kendi duyumlarına kulak vermektense dış beklentilere uyum sağlama eğilimi, öz duyumlarına ve özüne yabancılaşma... Düşünüp çiğneyecek, hazmedecek ne çok malzeme var!

Şarap evindeki tadım keyifli, hafif çiseleyen yağmurla bağları izlemek, şarap ve peynirle keyfi harmanlamak oldukça dinlendirici. 

Ve son gün, son çalışma: mutfakta kullanılan hatırlatma tahtalarına çizim, boya ve post-it'lerle kendine hatırlatmalar.  Ne yapmak, neleri hayatıma eklemek, neleri bırakmak istiyorum? Neleri farklılaştırmak?  Bu çalışmadan neleri yaşamıma katıyorum? Paylaşımlar içten, samimi...

Urla
DEVAMI İÇİN TIKLAYIN >