BLOG
14 Temmuz 2016
URLA
Kovalarla yağmur yağdı Urla'ya... Yaz boyu beklenen, güzün yola çıktığını hatırlatan, zeytin ve şarap üreticilerinin yüzünü güldüren yağmur bekledi, durdu ve Perşembe gün boyu salkım saçak demeden aktı, aktı...  Tarlaları, damları, saçakları, yüzyıllık zeytin ağaçlarını, bağları, bahçeleri, duru denizi, Malgaca Pazarını yıkadı gün boyu.  Oysa ki Urla sahilinde denizi seyreden kediler gibi, yaz sonu güneşinin ılık kucağına teslim olmayı düşlemiştik...
Otelimiz güzeldi, denize nazır, küçük antika müzesi ve renkli koltuklarıyla davetkar ve samimi...çalışmaya ilk kez katılmakta olanların tereddütlü bakışlarıyla daha sık katılanların kıvılcımlı enerjisi tatlı bir harman oluşturmuştu bile...  Ortasında büyük bir antika yemek masasının bulunduğu salonda çalışmayı başlattık.  Grup çalışma kurallarına göre araya masa gibi eşyanın sokulmaması gerektiğini bilmemize rağmen, adeta konumuz gereği ortamızda uzun ve oval bir antika masa vardı, geçmişimizin yemek masalarına gönderme yaparcasına...  Çalışmaya geçmişimiz, ailemiz ya da çocukluğumuzu anımsatan bir yemek hatırası ve hikayesi ile başladık: Nasıl bir yemek? Nerede yeniyordu? Kimler vardı? Hangi duygular, duyumlar yaşandı?  Çocukluğun gizemli dünyasına hızlı bir giriş oldu,  tatlı acı hatıralar, duyular, duyumlar buram buram dökülmeye başladı... Hele hele bunları sanat malzemeleri ile harmanlamak, renkli kartonları boyamak, kırmızı, yeşil mercimekler, göz lekeli börülceleri kağıda serpiştirmek, doku ve dokunma yoluyla çocukluğa hızlı bir giriş gibiydi.

'Kekik', 'Nane' ve 'Sumak' grupları üç günlük paylaşımların evi, ailesi oldu; daha içten, daha derin, birbirimizi ve kendimizi de duyup, yaşadıklarımızı anlattığımız içten aile sofraları gibi...

Urla'nın İskele sahili sadeliği ile çok çekici, kıyıda birkaç balık lokantası, kahveler, Urla katmeri sunan kıyı lokantası, ağlarını toplayan balıkçı çatanaları ve peşlerine takılarak nasibini gözleyen çuval gagalı pelikanlar...  

Pera otelin kahvaltısı doyurucu, yöre terimiyle 'serpme', yani çeşidi bol.  İkinci günün çalışması ailenin yemek kimliğiyle kendininkini ayırd etmek, farkları anlamak, vurgulamak: sanat malzemeleriyle harmanlayarak iki ayrı kağıda dökmek, benzerlikler ve farklılıkları konuşmak.  Ailemizin yemek yapma, yemek yeme, yemeği sunma alışkanlıkları neler? Ben bunların hangilerini devam ettiriyorum? Devam ettirmekten memnun muyum? Neleri ekledim veya çıkardım? Paylaşımlar içten ve yoğun, farkındalıklar dizi dizi.. Aile geleneğinden kendini farklılaştırma, ayrışma süreçleri...

Öğleden sonraki çalışma daha yoğun.  Dört çeşit çukulata tadımını gözleri bağlı olarak denemek! Üç kişilik küçük gruplarda bir tadımcı, bir besleyici ve bir gözlemci. Sonra roller değişiyor ve herkes tadımcı, besleyici ve gözlemci oluyor.  Deneyimler çarpıcı: tadına varmaya çalışan, çukulatayı görev gibi yiyen veya görev gibi besleyen, hazzını belli eden, etmeyen, yiyenle besleyen arasında duyarlılık ve duyarsızlıklar... Ortak paylaşımda farkındalıklar patlamış mısır misali ortaya dökülmekte: yemek, beslenme, arzu ve hazla ilişki, duyumlarına ve hazza kendini teslim edebilme, edememe, beslenmeyi ve beslemeyi görev gibi görme, kendi duyumlarına kulak vermektense dış beklentilere uyum sağlama eğilimi, öz duyumlarına ve özüne yabancılaşma... Düşünüp çiğneyecek, hazmedecek ne çok malzeme var!

Şarap evindeki tadım keyifli, hafif çiseleyen yağmurla bağları izlemek, şarap ve peynirle keyfi harmanlamak oldukça dinlendirici. 

Ve son gün, son çalışma: mutfakta kullanılan hatırlatma tahtalarına çizim, boya ve post-it'lerle kendine hatırlatmalar.  Ne yapmak, neleri hayatıma eklemek, neleri bırakmak istiyorum? Neleri farklılaştırmak?  Bu çalışmadan neleri yaşamıma katıyorum? Paylaşımlar içten, samimi...

Urla