BLOG
02 Kasım 2017
ŞAHMARANLA RAKS
Mardin, Midyat, Deyr-ul Zeferan, Hasankeyf… Bir çoğumuzun duyup da
görmediği, uzak, erişilmez, gizemli diyarlar… Savaş, terör, farklılıklar,
dinmez düşmanlıklar çağrıştıran gündemi sıcak yöreler…
Ve herşeye rağmen, merakı, keşif dürtüsü, heyecanı önde giden yirmibir
kadın cesurca yollara düştü, dış keşiflerin iç keşiflerle kolkola gezdiğini
bilerekten…
Reyhani Kasrı’nın Mezopotamya’ya nazır terasları soluk kesici! Gözün
alabildiğine uzanmış verimli topraklar nice kadim medeniyeti beslemiş,
bereketi nedeniyle nice savaşlara tanık olmuş! Oysa ki dingin ve bilge bir
sessizlikle kolları açık, haşmetli minareleri, kubbeleri, oyma taş konakları,
seyre doyum terasları ile Mardin’e duvak olmuş adeta… Anacadde cıvıl
cıvıl: telkariciler, kuyumcular, bakırcılar, camaltı sanatkarları, baharat ve
leblebiciler, kahve, menengeç ve mırra satıcıları yolboyu, dizi dizi… Yoksa
bir masal diyarında mıyız?
Mardin Müzesi bize kollarını açtı, ne şans! Müze Müdürü Nihat
Erdoğan’la tanışmak, Mardin’e ve civar yöreye katkılarını dinlemek,
güleryüzlü ekibini tanımak tüm önyargılarımızı altüst ediyor, adeta
insanlığımızın beli doğruluyor. Müze, yörenin arkeoloji ve tarihine sahip
çıktığı kadar, unutulmaya yüz tutmuş el sanatları, el işçiliği ve müziğini de
yaşatmaya azmetmişçesine faal: Çocuk, büyük, genç demeden akın akın
yöresel ziyaretçilerini karşılıyor, meraklarını kışkırtıyor, kendi kültürlerine
sahip çıkmalarının yollarını açıyor.
Ne büyük nimet, ne zenginlik!
Bizlere sinema salonu tahsis edildi! Sanat malzemelerimizi yerleştiriyor
ve Nihat Bey’in mihmandarlığında müzeyi keşfe çıkıyoruz.
Gördüklerimiz, duyduklarımız, edindiğimiz bilgiler o kadar çok ki zihnimiz
ve yüreğimizin sınırları zorlanıyor.
Artık bir dışa vurum etkinliği şart oldu: Etkilendiklerimiz, gördüklerimizi
yazalım, veya sanat malzemeleri ile resmedelim. İfadeler zengin,
çeşitli…

Ve şimdi de Şahmaran masalını yerel bir masalcıdan dinleme vakti:
Tacettin Usta’nın kadim sesine Nihat Bey’in yanık neyi eşlik ediyor.
Şahmaran, Camsab, derin kuyu, ihanet, yılanlar, aşk, fedakarlıklar,
maceralar, iyiler, kötüler… O kadim taş binada, Tacettin Usta’nın derin
tınılarla yüklü kadim sesiyle masallar diyarına dalmak farklı bir boyuta
sürüklüyor bizi... Enlemsiz, boylamsız, zamansız bir varoluşa kayıyoruz.
Ertesi gün Deyr-ül Zeferan’la başlayan yöre ziyaretimiz ayaklarımızı
yerden kesiyor. Dantel gibi örülmüş taş manastır, Mezopotamya’nın
kadim halkı Süryanilerin inanç evreni, Aramice yazıtlar, işlemeli kemerler,
bakımlı bahçeler ve kakuleli kahve… Yolumuzun devamında Dara
arkeolojik kenti fazlasıyla çarpıcı! Dara rehberi Mehmet Kaya ile
tanışmak ve onun yerel bilgileri ile kazıları dolaşmak farklı bir ayrıcalık.
Dara köyünde doğup büyümüş, 14 yaşındayken, sonuçta da verilmeyen
bir bisiklet uğruna kandırılarak evlendirilmiş, üç çocuk babası Mehmet
Kaya’nın kazıları anlatırkenki coşkusu hepimizi büyülüyor, tüm
önyargılarımızı altüst ediyor. Ücra bir köyde doğup büyüyerek kendine
coşkulu, zengin bir evren yaratabilmek, yaptığı işten aldığı doyum
Mehmet’in yüzünde ışıldıyor. Kaderine küsüp oturmamış, doğduğu
yerde kendine bir tutku yaratmış! Nusaybin’e doğru uzanan yollarda,
mutluluğun tarifini yeni baştan yazarken, kodlanmış yapay
mutsuzluklarımızı gözden geçiriyoruz.
Mor Gabriel Manastırında bizi karşılayan rehber Lukas önyargılarımıza
bir şamar daha atıveriyor. Kadim Süryani tarihini anlatırken sorulan
sorulara cevaben : “Biz azınlık statüsünü kabul etmedik” diyor. Nasıl
yani? Beş bin yıldır yaşamakta oldukları bu topraklarda kendilerine
verilmek istenen azınlık statüsünü kabul etmiyorlar. Tarihine, geçmişine,
köklerine sahip çıkmanın asil onuruna tanıklık ediyoruz.
Yolumuz Hasankeyf’e doğru… Yüzyıllardır mağaralarda geçen yaşamlar
karşı sahildeki Toki’lere taşınmış. 2+1 kutular, modern mağaralar…
Yüzyılların tarihi, tüm yaşanmışlıklar, tarihe tanıklıklar sular altında yok
olmaya mahkum! Hasankeyf’in ihtişamı, hepimizi büyülüyor.
Güvercinlerin akşam temaşasıyla gün batımını izliyoruz.
Yola düşmek vakti, yoldaşımız dolunay ve ağıllarına dönmekte olan
koyun sürüleri. Farklı meridiyenlerdeki yaşamı soluyoruz.
Cercis Murat Konağında akşam yemeği, Mardin’in çeşitli mezeleri ve
davul zurna eşliğinde gelen dobo. Halay çekmek de pek keyifliymiş!

Cumartesi müzede çalışmak büyük ayrıcalık. Tüm gördüklerimiz,
deneyimlediklerimizi hazmetmek, sorgulamak, algılarımız ve
etkilendiklerimizi içselleştirmek ise güçlü bir süreç. İmece usulü,
algılarımızı paylaşarak anlamlandırmaya çalışıyoruz. Ortaya konulan
uzun büyük kağıda izlenimler, etkiler yazılıyor: sonsuzluk, direnç,
ölümlülük, ölümsüzlük…
Artık Şahmaran’la çalışma vakti geldi. Önce Şahmaran’ın kadın, dişi
yönünü çalışıyoruz. Masalın aktardığı sonsuz fedakarlık, kendinden
vazgeçiş, öğrenilmiş varoluş biçimleri, anne/kız ilişkileri, cici kız öğretileri
teker teker gözden geçiriliyor. Grup ikiye ayrıldı: Şah ve Maran. Küçük
gruplarda konuları daha derinden irdeliyoruz.
Öğleden sonra Maran (yılan) tarafla çalışmak. Teraslarda Kasım güneşiyle
ısınırken resimleri tamamlamak çok keyifli. Yılan taraf ille de kötü mü?
‘Hayır’ diyebilmek, kızmak, istemediğimizi reddetme özgürlüğü, ilişki
uğruna benliğinden ille de feda etmemek, tutkusunun peşisıra
gidebilmek… ‘Cici kadın’ dan ‘cici’yi kaldırınca, mutlaka ‘kötü kadın’ mı
olunuyor? Belki de sadece kadın, rollerden arınmış salt insan olmak da
mümkün... Sorular, sorgulamalar… demlemeye bırakalım, cevaplar
peşimizden gelir elbet.
Ve Leyli gecesi! Mardin yöre müziğinin yeşertildiği, birlikte söyleyip
oynandığı, üstelik Dengbej Abdurrahman Usta’nın kadim sesiyle eşlik
ettiği o unutulmaz gece. Yöre halkıyla birlikte dinleyip, birlikte oynanan,
elele halay çekilen, birlik olunan, müziğin ve oyunun tüm farklılıkları
ortadan kaldırıp birleştirdiği gece.
Sahi, masalları yeniden yazmak mümkün mü? Bizim için yazılmış
masalları değiştirmek, kendimize biçtiğimiz masalları gözden geçirip
yinelemek değil de, yenilemek mümkün mü? Aslında her şey oyunla
başlar! Üçlü ve dörtlü gruplarda Şahmaran masalını yeni baştan
yazıyoruz. Kendi istediğimiz gibi geliştirip, istediğimiz gibi
sonlandıraraktan... Masalını değiştirme gücü çok değerli! Gruplar
yaratıcı, oyuncu, berrak. Yenilenen masallar hepimizi şenlendirip ilham
kaynağı oluyor. Elden ele geçirerek yediğimiz yedi baharatlı Mardin
çöreği de grubun birbirini besleyip güçlendirmesini simgeliyor.

Bu değişim gücünü bize hatırlatacak sembolik nesneleri hazırlıyoruz.
Gücü, değişim gücünü yanımızda götürmek üzere…
Ve dönüş yolculuğu başladı. Sahi, “neden eve dönmekten ibarettir
hayat?”

Leyla Navaro